TERAVİH NAMAZI

Ramazan ayında yatsı namazından sonra kılınan namaz. “Teravih” kelimesi Arapça, “Terviha”nın çoğuludur ve “oturmak, istirahat etmek’” anlamına gelmektedir. Teravih namazı her dört rekatın sonunda oturulup biraz dinlenildiği için, bu adı almıştır (el-Meydanı, el-Lubab, İstanbul, (t.y) I, 123).

Teravih namazı, kadın erkek her müslüman için sünnet-i müekkededir. Teravih, orucun sünneti değil, vaktin sünnetidir. Bir mazereti dolayısıyla oruç tutamayanlar da teravih namazı kılarlar.

Ramazan gecelerini ihya etmek için kılınan Teravih namazı, Kur’an’da zikredilmemektedir. Fakat hakkında çok sayıda hadis rivâyet edilmiştir (Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, Mısır, (t.y) III, 53). Ebû Hureyre’nin naklettiği bir hadise göre Resulullah (s.a.s), Ramazan gecelerini ihya etmeyi teşvik etmiş, fakat bunu kesin olarak emretmemiştir. Bu konuda; “Her kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ı ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır” (Buharî, İman, 25, 27; Müslim, Musafi’in, 173, 176; İbn Mace, İkametu’s-Salâ, 173; Tirmizî, Savm, 83) diye buyurmuştur. Hadis alimlerinden en-Nevevî, Hz. Muhammed (s.a.s)’in ashabına Ramazanı ihya etmeyi vacip kılmadığını, fakat mendup olarak emredip teşvik ettiğini, İslâm alimlerinin de bunun mendup olduğunda ittifak ettiklerini kaydetmektedir. En-Nevevî, “Ramazanı ihya etmenin, teravih namazını kılmakla hasıl olduğunu” da zikretmektedir. Bu açıdan Hz. Muhammed (s.a.s)’in, “her kim Ramazan’ı ihva ederse” sözü, “her kim geceleri namaz kılarak Ramazan’ı ihya ederse” şeklinde anlaşılmalıdır (en-Nevevî, el-Minhâc, 1924, VI, 39, vd.) Nitekim Abdurrahman b. Avf’ın naklettiği bir hadiste Hz. Muhammed (s.a.s): Şüphesiz Allah Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerini ihya etmeyi sünnet kıldım. Her kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ı oruçla, gecelerini namazla ihya ederse, anasından doğduğu gün gibi günahlarından temizlenmiş olur” buyurmaktadır. (İbn Mâce, İkametu’s-Salâ, 173; İbn Hanbel, I, 191, 195).

“Resulullah (s.a.s) Ramazanda mescitte gece bir namaz kıldı. Sahabenin çoğu da onunla birlikte o namazı kıldı. İkinci gece yine aynı namazı kıldı. Bu kez O’na tabi olarak aynı namazı kılan cemaat daha fazla oldu. Üçüncü gece Hz. Muhammed (s.a.s) mescit’e gitmedi. Orayı dolduran cemaat onu bekledi. Resulullah (s.a.s) ancak sabah olunca mescide çıktı ve cemaata şöyle buyurdu:

“Sizin cemaatla teravih namazını kılmaya ne kadar arzulu olduğunuzu görüyorum. Benim çıkıp, size namazı kıldırmama engel olan bir husus da yoktu. Ancak ben size, teravih namazının farz olmasından korktuğum için çıkmadım” (Buharî, Teheccud, 57).

Ebû Zer (r.a)’dan nakledildiğine göre, Resulullah (s.a.s) Ramazan ayının sonuna doğru bazı gecelerde ahsabına, gecenin üçte birini geçinceye kadar teravih namazını kıldırmıştır (İbn Mâce, İkametu’s-Salâ, 173).

Ebû Hureyre (r.a)’nın naklettiği bir başka hadiste de Rasûlüllah (s.a.s)’in Ramazan ayında, ashabtan bir grubu, Ubey b. Kab (r.a)’ın arkasında cemaatle namaz kılarken gördü ve “Doğru yapıyorlar, yaptıkları şey ne güzeldir” diyerek tasvip ettikleri haber verilmiştir (Ebû Dâvud, İkâmetu’s-Salâ, 190).

Yine Hz. Âişe validemiz (r.a) Hz. Peygamber (s.a.s)’in kıldığı teravih namazı hakkında şu bilgileri vermiştir:

“Allah’ın elçisi ne Ramazanda, ne de diğer zamanlarda on bir rekattan fazla namaz kılmazdı. Dört rekat namaz kılardı ki, güzelliği ve uzunluğunu anlatamam! Nihayet üç rekat daha kılardı. Bir defasında, Ey Allah’ın Resulu! Vitir namazını kılmadan uyuyor musun? diye sorduğumda “Ey Âişe! Benim gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz” buyurdu” (Buharî, Teheccüd, 1 25).

Hanefilere göre, teravih namazının rekât sayısı Hz. Ömer (r.a)’ın uygulamasına dayanır. Hz. Ömer Mescid-i Nebevî’de halifeliğinin son zamanlarında teravih namazını yirmi rekât olarak kıldırdı. Dört halife devrinden sonra da kimse teravihin yirmi rekat olarak cemaatla kılınmasına karşı çıkmadı. Alimler bu hususta Hz. Muhammed (s.a.v)’in şu hadisine göre hareket etmişlerdir: “Benden sonra benim sünnetimden ve raşit halifelerin sünnetinden ayrılmayın” (Tirmizî, İlim, 16; İbn Hanbel, IV, 126). Diğer yandan Abdullah b. Abbas (r.a)’ın Ramazan ayında teravih namazını yirmi rekat olarak kıldığı ve arkasından da üç rekat vitir namazını kıldığı rivâyet edilmiştir. İmam Ebû Hanife’ye Hz. Ömer (r.a)’ın bu hususta yaptığı uygulama sorulunca, şöyle demiştir: Teravih namazı hiç şüphesiz müekked bir sünnettir. Hz. Ömer, bu namazın cemaatle ve yirmi rekat kılınmasını şahsi bir ictihadı ile yapmadığı gibi, bir bid’at olarak da emretmemiştir. O, kendisinin bildiği şer’î bir esasa ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in bir vasiyetine dayanarak böyle yapmıştır (et-Tahtavî, Haşiye, 334).

Yukarıda işaret edildiği gibi, teravih namazı erkek ve kadınlar için sünnet-i müekkede olarak kabul edilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadiste: “Allah size Ramazan orucunu farz kılmıştır, ben de size gece namazını (teravihi) sünnet kıldım” (İbn Mâce, İkametü’s, Salâ, 173; İbn Hanbel, I,191 vd.) diyerek buna işaret buyurmuştur .

Nakledilen bütün bu rivâyetlere göre teravih namazının sekiz rekatının müekked sünnet olduğunda şüphe yoktur. İbnu’l-Humam gibi bazı alimler, sekiz rekattan fazlasının müstahap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum, yatsı namazından sonra dört rekat nafile namaz kılmanın müstahap oluşuna benzer ki, bunun ilk iki rekatı müekked sünnet olur (İbnu’l-Humâm, Fethü’l-Kadîr, Mısır, 1315, I, 333 vd.).

Teravih namazı, Ramazan ayına mahsustur; vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Vitir namazı teravih namazından sonra kılınır. Ancak teravih namazından önce kılınmasında da herhangi bir sakınca yoktur. Ancak teravih namazı yatsı namazından önce kılınmaz. Kılındığı takdirde, iâdesi gerekir. Bu namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya tehir edilmesi müstehaptır. En sağlam görüşe göre, teravihte cemaat olmak sünnet-i kifâyedir. Yani bir mescitte hiç kimse teravihi cemaatle kılmazsa, hepsi günahkâr olur. Teravih namazı tek başına kılınabilir. Fakat cemaatle kılınması daha faziletlidir. Teravih namazına, yarısında yetişen kimse, önce yatsı namazının farzını kılar ve daha sonra teravih namazını kılmak için imama uyar. Eksik kalan teravih rekatlarını, daha sonra kendisi tamamlar. Hatim ile teravih namazını kılmak sünnettir.

Teravih namazının kazası yoktur. Bilindiği gibi farz ve vacip namazlar kaza edilirler.

Teravih namazını, her iki rekatta bir selâm vererek on selâm ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekatta bir selam vermek de caizdir. Fakat bu şekilde kılmak mekruhtur.

Teravih namazını kılarken, iki rekatta bir selâm verilse, normal olarak akşam namazının iki rekat sünneti gibi ve dört rekatta bir selâm verilse, yatsı namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Başlarken ve her iki rekatın başında “Sübhâneke”, “Ezûzübesmele” ve her oturuşta “et-Tahiyyat” ile “Salli-barik” duaları okunur. Cemaatle kılınınca, cemaat hem teravihe, hem de imama uymaya niyet eder. İmam teravih namazını sesli olarak kıldırır (el-Kasânî, Bedai’us-Sanâyi’, Beyrut, 1974, I, 288; Tahtavî, Haşiye, 335 vd).

Teravih namazı, diğer namazlara nispetle biraz seri kılınır. Ama bu, harflerin mahreci anlaşılmayacak şekilde bozuk bir telaffuzla kılınabilir anlamına gelmez. Bu bakımdan teravih namazının normalin dışındaki bir şekilde acele kılınması mekruhtur. Namazın rükünlerini yerine getirirken de acele edilmez. Kelimeleri tane tane okumak, mahreçlere dikkat etmek ve rükünleri gerektiği gibi yerine getirmek gerekir.

Teravih namazı hatimle kılınmayan camilerde, herhangi bir yanlışlığa meydan vermemek ve cemaatın da kısa sureleri iyice ezberlemelerini sağlamak için, “Fil sûresi”nden sonraki sureleri okumakta yarar vardır. Bu durumda imam, rekat sayılarında da tereddüde düşmekten korunmuş olur. (İbn Abidîn, Reddu’l-Muhtar, II, 44; vd., Vekbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, Dimaşk, 1989, II, 72).

TERAVİH NAMAZININ HER DÖRT REK’ATI ARASINDA GETİRİLEN SALAVAT-I ŞERİFE VEYA ZİKİR SÜNNET MİDİR?

Teravih namazının her dört rek’atı aarasında getirilen salavat-ı şerife veya başka zikir hakkında bir şey varid olmamıştır.

Peygamberin ve Hulefa-yı Raşidin zamanında böyle bir şey yoktur. Ancak teravih namazı çok uzatıldığı için her dört rek’at arasında istirahat ediliyordu. Bununla beraber söz konusu olan salavat ile zikri, teravih’in sünneti saymaksızın söylemek her zamanda olduğu gibi sünnettir.

TESBİH NAMAZI

Tesbih edilerek kılınan nafile namazlardan biri. Tesbih namazı, mendup (sevabı çok) olan namazlardan biridir. Arapça bir kelime olan tesbih, Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etme ve ululama manasına gelir. Dört rekat olan bu namazda üçyüz defa “Suhhânallahi velhamdü lillâhi ve la ilâhe illallahu vellalâhu ekber” dendiği için bu adı almıştır.

Tesbih namazının belli bir vakti yoktur. Kerahet vakitlerinin dışında her zaman kılınabilir. Bu namazı dört rekat olarak kılmak mümkün olduğu gibi, iki rekatın sonunda selam vermek suretiyle, ayrı ayrı ikişer rekat halinde kılmak da mümkündür (Vehbe ez-Zuhavlî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühü, Dımaşk, 1984, II, 49).

Tesbih namazı hakkında Kur’an’da geçen herhangi bir ayet yoktur. Ancak bu namaz hakkında hadis rivâyet edilmiştir. Resulullah (s.a.s) amcası Hz. Abbas’a tesbih namazı hakkında bu tavsiyede bulunmuştur:

Ey Abbas! Amcacığım! Sana bir şey vereyim mi, sana bir bağışta bulunayım mı? Sana bir özellik tanıyayım mı? Sana on haslet ölçüsü vereyim mi? Sen bu on hasleti yerine getirdiğin zaman, Allah senin geçmiş ve gelecek, eski ve yeni, bilerek veya bilmeyerek yaptığın, gizli veya aşikâr yapılan, küçük büyük bütün günahlarını affeder, bağışlar. Bu on haslet şunlardır:

Dört rekat namaz kılarsın, her rekatında Fatiha suresini ve başka bir sure okursun. Birinci rekatta kıraatı bitirdikten sonra, ayakta iken on beş defa: “Sübhanellâhi velhamdu lillâhi ve lâ ilahe illallahu vellâhu ekber” dedikten sonra rükua varırsın ve aynı tesbihi on defa rükûda söylersin. Sonra başını kaldırıp, ayakta on defa söylersin. Sonra secdeye gider on defa orada söylersin. Birinci secdeden sonra iki secde arasındaki oturuşta on defa söylersin. İkinci secdeye vardığında yine on defa ve basını secdeden kaldırınca da on defa söylersin. Böylece bir rekatta yetmiş bey defayı tamamlamış olursun.

Ey amcacığım! Eğer güç getirebilirsen, her gün bu namazı bir defa kılarsın. Buna güç getiremediğin takdirde, her cuma bir defa kılmaya çalışırsın. Bunu da yapamazsan, her sene bir defa kılmaya çalış. Bunu da yapamazsan hiç olmazsa ömründe bir defa olsun kıl” (Tirmizî, Vitir, 19; İbn Mace, ikâme, 190; Ebû Dâvud, Tatavvu, 14; et-Tergib ve’t-Terhib, I, 467, 469).

Tesbih namazında okunan tesbihlerin, namaz içindeki yeri hususunda iki görüş vardır. Hanefî mezhebine göre tesbih namazını kılarken, Allah rızası için tesbih namazına veya nafile namaza niyet edilir ve “Allahu Ekber” diye namaza başlanır. Sübhanekeden sonra onbeş kere “Sübhanellahi velhamdu lillahi…” okunur. Sonra Eûzü Besmele, Fatiha ve bir sure okunup tekrar on kere “Sübhânallah.. ” okunur. Ondan sonra rükua varılır. Üç kere, “Subhâne rabbiye’lazim” dendikten sonra, on defa Subhânellah…” okunur. Rükûdan, “Semiallahu limen hamideh, Rabbena leke’l-hamd” denilerek kalkılır. Doğrulduktan sonra yine on defa, Suhhânellah…” okunur. Bundan sonra secdeye varır. Secdede üç defa “Suhhane rabbiye’l-a’lâ” dan sonra on kere “Subhânellah…” okunur. Secdeden tekbir ile kalkılır. iki secde arasındaki oturuşta yine on defa, “Subhânellah…” okunur. ikinci secdeye tekbir ile varılıp üç defa, “Sübhane rabbiye’l-a’lâ” dan sonra, tekrar on defa, “Subhânellah…” okunur ki, bu fazla tesbihlerin toplamı yetmişbeşe ulaşmış olur.

Peşinden ikinci rekata kalkılır. Yine önce onbeş kere Subhânellah…” okunur. Sonra aynen birinci rekattaki şekliyle hareket edilerek kılınır ve ikinci rekatın sonunda oturulur. Tahiyyat ve salli-barik duaları okunur. İlave tesbihlerin toplamı böylece 150 olmuş olur. Bundan sonra selam vermeden veya selamdan sonra ayağa kalkılır. Üçüncü ve dördüncü rekatlar, aynen birinci ve ikinci rekatlar gibi kılınır. Böylece dört rekatte üçyüz defa tesbih duası okunmuş olur.

Tesbih namazının bu kılınma şekli, Tirmizî’nin el-Câmi’inde, Ebu Hanife’nin talebelerinden Abdullah b. Mübarek’ten rivâyet ettiği şekle göredir. İkinci görüşe göre ise, yukarıdaki hadiste tarif edildiği gibi kılınır.

Diğer bir rivâyete göre de, tesbih namazında okunan tesbih duası; “Subhanellâhi ve’l hamdu lillâhi ve lâ ilahe illallahu va’llâhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahil aliyyi’l azim” şeklinde uzatılır.

Tesbih namazında yanılma olursa, sehiv secdelerinde bu ilâve tesbihlerin okunması gerekmez. Namazı kılan kişi bu tesbihleri aklında tutabiliyorsa, parmaklarıyla saymaz. Tesbih namazı cemaat halinde kılındığı zaman imâm, açıktan okur ve tesbihleri de açıktan tekrar eder (İbn Abidîn, Reddu’l-Muhtar, Mısır 1966,II, 27).

Bütün namazlarda olduğu gibi, tesbih namazında da, Kur’an’dan bir şey okunacağı zaman, Kur’an’ın herhangi bir yerinden okumak mümkündür. “Şu sure okunmaz veya mutlaka şu sureyi okumak gerekir” diye bir şey yoktur. Ancak İbn Abbas’a: “Bu namaz için belirlenmiş bir sure biliyor musun?” diye sorulunca: “Evet, et-Tekâsur, el-Asr, el-Kâfirûn, ve el-İhlâs” diye cevap vermiştir (Fetavayi Hindiyye, Mısır 1323, I, 119)

TESBİH VE RAMAZAN-I ŞERİF DIŞINDA VİTİR NAMAZINI CEMAATLA KILMAK HUSUSUNDA HALK ARASINDA İHTİLAF VARDIR. CAİZDİR DİYEN OLDUĞU GİBİ, CAİZ DEĞİLDİR DİYEN DE VARDIR. BU HUSUSTA NE DİYORSUNUZ?

Tesbih ve Ramazan-ı Şerifin dışında vitir namazını cemaatle kılmak sünnet değildir. Ama cemaatle kılınsa da namaz bozulmaz. Yalnız vitir ve tesbih namazını kılmasını bilmeyen kimseler öğrenmek için cemaatle eda etmekte sevab vardır.

TEŞEBBÜH TE ZAMAN VE MEKÂNA GÖRE DEĞIŞME OLABILIR MI?

Teşebbüh” te zaman ve mekâna göre değişme olabilir mi? Meselâ “şapka dün teşebbüh alâmeti iken bugün böyle olmaktan çıkmış mıdır?

Teşebbühü iki grupta mütâlaa etmek gerekir: Birincisi: Şi’âr sayılan, yani ibadetle ilgili olan noktalarda teşebbüh ki, bu noktalarda teşebbüh zâhiren küfrü gerektirir.

Ikincisi: Şi’âr sayılmayan noktalarda teşebbüh ki, bunun da teşebbüh maksadıyla olması halinde fısk ve isâet olduğunda ittifak vardır.Şi’âr olan noktalarda, önceden başkalarının Şi’ârı olduğu bilindiği sürece teşebbüh yasağının devam edeceği, şi’ar olmayan hususlarda ise, teşebbühün her an değişebileceği söylenebilir. Hattâ belli bir tarihte belli bir gruba şi’ar olmakla beraber, bu durumu ancak tarih sayfalarından öğrenilen, yaşanması halinde hiç bir dinin ya da grubun kendisi ile ögünmeyeceği hususlarda da teşebbühün değişebileceğini kabul etmek daha gerçekçi bir yol olmalıdır, kanaatindeyim. Fakat, ibadetle ilgili olarak, İslam’ın Şi’âri sayılan hususlarda değişmenin olacağı düşünülemez. Sakalı buna ömek gösterebiliriz. Müşriklerin hep sakallı olması halinde, onlara benzememek için sakalın kesilmesine kail olmak, onlardan dişlerini misvaklamayı, ya da temizlemeyi âdet edinmeleri durumunda misvak kullanmayı terketmemiz gerektiğini söylemek demektir. Bunun ise hiç bir akıllının kabûlü olamayacağı açıktır. Sakaldaki muhalefetin boyamakla temin edilmesinin istenmesi de, bu hikmete mebni olmalıdır. Anadoluda köylülerimizin giydiği şekliyle sapkaya gelince, bu mütefekkirlerimizin ifadesiyle “o artık ihtida etmiştir”, bizim malımız olmuştur. Ama sırf başkalarına benzemek maksadıyla giyilmesi mahzurdan hâlî değildir.

TESETTÜRSÜZ KADININ KAZANCI

Prensip olarak kadının çalışması haram değildir. Örtünmeye riâyet etmemesi, yabancı erkeklerle kırıla döküle konuşması, halvet kalması, onlar için süslenmesi ve kokulanmâsı haramdır. Erkeklerle muhtelif (karma) çalışmasında bunlardan birinin bulunmaması mümkün olmadığından o da haram sayılmıştır. Helâl olan bir işte, helal bir iş akdi ile çalışmış olduktan sonra, elde edeceği kazanç helal olur. Bu ayrı bir şeydir, tesettüre riayet etmemekle kazanacağı günah ayrı bir şeydir. Işin fıkhı yönü itibari ile birbirlerine etki etmezler.

TEVBE

Şeriatın kötü saydığı işlerden, sırf kötü olduklan için pişman olup vazgeçmek ve Allah’a dönmek. “Tevbe” kelimesinin sözlükteki asıl manası ilk asla “dönmektir.” Bu mana ile bağlantili olarak tevbe, kula nisbet edildiği zaman, arîzi olan günah halini bırakıp aslî olan salah haline dönmek anlamına gelir. Allah’a nisbet edildiği zaman da talî olan gazab bakışından aslî olan rahmet bakışına dönmek anlamını verir. Bunun için tevbenin seri manasında hem kulun, günahıni itiraf edip, ondan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya kararlı olması, hem de Allah’ın da bu müracaati kabul ederek günahı bağışlaması anlamları vardır. “Tevb” de tevbe demektir. Ancak bunun “tevbe”nin çoğulu olduğunu söyleyenler de vardır. “Inâbe” terimide tevbeye yakın bir anlamdadır. “Tevbe” teriminde sözü edilen, “sırf kötü olduğu için dönme” özelliğinden ötürü, vicdanında o kötülügün çirkinliğini duyduğundan dolayı değil de, bedenine, malına veya haysiyetine zarar vermesi gibi bir korku ya da ümit sebebiyle vazgeçmesi tevbe sayılmaz. Tevbe, yaptığı bir kabahatin bir menfaatini görse dahi, onun çirkinliğini düşünüp, tiksinerek vazgeçmektir. Bu yüzden Hz. Ali, bir bedevi’nin “estagfirullah ve etûbu ileyk = Allahım, beni bağışlamanı dilerim ve sana tevbe ederim” dediğini duyunca, “be adam! Çabuk çabuk tevbe etmek yalancıların tevbesidir. Gerçek bir tevbede altı şartın bulunması gerekir: Günaha pişmanlık, farzları kaza etmek, yediği hakları iade etmek, haklarını yedikleriyle helalleşmek, bir daha dönmemeye karar vermek, nefsi, günahlarla büyüttügü gibi Allah’a itaatta eritmek ve ona masiyetlerin tadını tattırdığı gibi taatların acısını tattırmak.” Bu anlamları destekleyen bir ayeti kerimede: “Allah’ın kesinlikle kabul edeceğini v’ad ettiği tevbe ancak bilmeyerek kötülük yapıp ta sonra çok geçmeden tevbe eden, günahında israr etmeyen kimselere aittir. Yoksa fenalıkları yapıp yapıp ta, sonunda herbirine ölüm gelip çattığında, ben şimdi tevbe ettim diyenlere ve de kâfir olarak ölenlere tevbe .yoktur” buyurulur. Bu ayetten hareketle Islam alimlerinin çoğu tevbenin “fevrî” (günaha düşülür düşülmez) yapılmasının vacipolduğu görüşündedirler. Binaenaleyh, bir günaha düşüldüğü anda tevbe edilmemesine de ayrıca tevbe etmek gerekir.Bu konuda ölçü şudur: Hayattan ümit kesme ve ölüm anından önce küfürden tevbe edip iman etmek makbuldür. Ama can çıkma (nez’) anında küfürden tevbe edip iman etme makbul değildir. Imandan sonra hayırlı işler yapabilecek bir zaman bulunmalıdır. Fakat fasık mü’minin son nefesindeki tevbesi de kabul edilebilir. Çünkü mü’minlere “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” buyurulmuştur. Ne var ki, o andaki tevbenin kabul edileceği kesin değildir. Islam’da hiç günah işlemeyen insanların oluşturduğu bir toplum idealizmi yoktur. Hatta bir hadiste: “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve günah isleyip, hemen arkasından da tevbe eden bir kavim yaratırdı” buyurulur. “Mü’minlerin ekine benzediği, küfür rüzgarlarıyla eğilip, tevbe ile hemen doğrulduğu” anlatılır. Yine Allah Rasülü: “Hayırlı olanlarınız çeşitli fitne ve imtihanlara maruz kalıp, çokça tevbe edenlerinizdir”, “Kulunun tevbe etmesinden Allah, korkunç ve ıssız bir çölde her türlü erzakını taşıyan devesini kaybedip, bulma ümidini kestikten sonra karşısında gören yolcunun sevindiğinden daha çok sevinir.” “Günahlarından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir…” buyurur. Kur’an-ı Kerim’de “tevbe” ve türevlerinin 86 defa geçmiş olması Allah’ın tevbe’ye verdiği önemi anlatır. Tevbe, Hz. Adem’le başlar ve Allah’ın razı olduğu kulluğun en belirgin vasfını temsil eder. Karşıtı ise inat, kibir ve hatada bile bile isrardır ve bunlar da şeytanın ve şeytan tînetindeki insanların özelliğidir. Adem hata etmiş ve tevbe etmiştir, şeytan ise isyan etmiş ve kibirlenerek isyanında ısrar etmiştir. Allah da onu ebediyyen ateşte bırakacağını söylemiştir. Adem (a.s.) ise hatâsını anlayıp tevbe etmiş, Allah da onun tevbesini kabul etmiştir. Bir ayette de “tevbe”nin “nasûh” olması istenir. “Nasuh” kelimesinin aslında halis ve saf olma, bir söküğü dikip yırtığı yamayarak düzeltme manaları bulunduğu için Islam alimleri “nasûh tevbe”nin: halis (samimi), ciddi, temiz ve insanın dinini çok tamir edecek etkili bir tevbe olduğunu söylerler. Nitekim Allah Resulüne: “Nasûh tevbe nasıl olur?” diye sorduklarında: “Kulun yapmış olduğu günaha öyle pişman olup ve Allah’a öyle özür dilemesi, sonra da o günaha öyle dönmemesidir ki, sütün memeye dönmeyeceği gibi” buyurmuştur. Ibn Abbas da “nasûh tevbe”yi: “Kalp ile pişmanlık duymak , dil ile istigfar (bağışlanmayı dilemek), beden ile günahlardan kopmak, içinden de bir daha dönmemeye karar vermek” diye tanımlamıştır.

TEVLİYE(BİR MALI ALIŞ FİYATI ÜZERİNDEN KARSIZ SATMAK)

Birini bir işe yönetici yapmak, sırt çevirmek, bir şeyden yüz çevirip uzaklaşmak. İslâm’da bir ticaret hukuku terimi olarak; bir malı alış fiyatı üzerinden hiç kârsız satmak demektir. Buna ” başa baş satış yapmak” da denilir.

Alış-verişler kâr durumuna göre şu kısımlara ayrılır:

1- Müsavemeli Satış: Tarafların serbest pazarlıkla anlaştıkları bir bedel üzerinden alış veriş yapmalarına müsavemeli veya pazarlıkla satış denir. Burada alıcıya alış fiyatı veya maliyet açıklanmaksızın bir satış bedeli belirlenir. Pazarlık bu fiyat üzerinde cereyan eder. İslâm fıkhında “bey” denilince daha çok bu çeşit satışlar hatıra gelir. İslâm bilginleri yanılma veya yalan karışma ihtimali en az olduğu için bu tip alışverişi daha uygun görürler (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanayî 2. Baskı, Beyrut, 1394/1974, V, 134).

2- Murabahalı Satış: Alış fiyatı veya mâliyet üzerine belirli miktarda kâr eklenerek yapılan satış türüdür. Burada alıcıya, alış fiyatı veya maliyet açıklanır ve ne miktar kâr oranı uygulandığı da belirtilir. Murabahalı satışta, alıcıya verilen bilgilerin doğru olması gerekir. Çünkü bu satış türü ile aşağıda vereceğimiz zararına veya başabaş satışlar “emânet satışları” adını alır ve güvene dayanır.

3- Zararına (Vazîa) Satışı: Alış fiyatı veya maliyetin altında bir fiyatla satış yapmak demektir. Bir kimse malını hiç kârsız, hatta maliyetin altında zararına satma hakkına sahiptir. Alıcıya yardımda bulunma, malı bir an önce paraya çevirme ve müşteriyi dükkana alıştırma gibi sebeplerle kimi zaman zararına satış yapılabilir. Ancak satıcının sıkışık durumundan saflığından veya malın gerçek değerini bilmeyişinden yararlanarak malı değerinin çok altında bir fiyatla satın almaktan sakınmak gerekir. Çünkü Hz. Peygamber darda kalanların malını satmasını yasaklamıştır (Ahmed b. Hanbel, I, 116).

Ashab-ı Kiram, malın değerini bilmediği için çok düşük fiyat söyleyen satıcıları uyarır ve onun aldanmasına engel olmaya çalışırdı (bk. İbn Hazm, el-Muhallâ, Mısır 1380, Mesele; 1464, IX, 454 vd. Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Cöre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir, 1984, 90, 91).

4- Başabaş Satış: Buna “tevliye satışı” denir. Tevliye de güvene dayanabilir satış türüdür. Alıcı, verilen bilgilere güvenerek akit yapar. Alış fiyatı veya maliyet için delil sormadığı gibi, yemin teklifinde de bulunmaz (el-Kâsânî, a.g.e., V, 220, 223). Yüz bin liraya satın alınan bir malın hiç kârsız yine yüzbin liraya satılması gibi.

Tevliyenin caiz oluşu sünnet deliline dayanır. Hz. Peygamber (s.a.s) Medîne’ye hicret etmek isteyince, Hz. Ebû Bekir (ö. 13/634) iki tane deve satın aldı. Resulullah (s.a.s) ona şöyle buyurdu: “Bu iki deveden birisini bana aldığın fiyatla devret” (el-Kâsânî, a.g.e, V, 220). Hz. Ebû Bekir bedelsiz vermek isteyince, Allah elçisi bunu kabul etmedi. O’nun kârsız satış isteğinde bulunması, tevliye satışının caiz olduğunu gösterir.

Kârsız satış çeşitli amaçlar için yapılabilir. Malı elinden çıkarma isteği, nakit para sıkıntısı, moda ve mevsiminin geçmek üzere olması, alıcıya yardım etmek, müşteri edinmek ve benzeri düşünceler bunlar arasında sayılabilir.

Tevliye’nin bir çeşidi olan “iştirak satışı” (bey’u’l-iştirak) satın alınan bir mala, başkasının satış bedelinin belirli bir bölümünü ödemek suretiyle ortak olması demektir. Bu ortaklık alış fiyatı veya maliyet üzerinden olduğu için akit kısmî tevüye niteliğindedir.

Hz. Ebû Bekir, Mekke’de köle statüsünde bulunun Bilâl b. Rabah el-Habeşî (ö. 20/641)’yi satın alıp hürriyetine kavuşturdu. Hz. Peygamber Bilâl’ın satış bedeline ortak olmak isteyince de Ebû Bekir (r.a) onu azat ettiğini bildirdi. Eğer alınan bir şeye, satış fiyatı üzerinden ortak olmak caiz olmasaydı, bunu Allah Resulu’nun da istememesi gerekirdi (bk. el-Kâsânî, a.g.e, V, 220; Hamdi Döndüren, a.g.e, 90, 91)

TIRNAK (KESMEK)

El ve ayak parmaklarının uçlarında bulunan, parmakları dış etkilerden koruyan boynuzsu maddeler olan tırnaklar zamanla uzar. Uzayan kısımların kesilmesi fıtratın (insan yapısının) gereği olan sünnetlerdendir. Hz. Peygamber fıtrattan olan beş temizlikten birinin de tırnakların kesilmesi olduğunu belirtmiştir. Tırnaklar uzayınca etle tırnak arasına pis, mikroplu şeyler girer. Bilhassa el parmakları vücudun hemen her yerine, özellikle yemek yerken ağza değeceğinden, buralara mikropları bulaştırır. Koruyucu hekimlik açısından da tırnakların kesilmesi çok önemlidir. Abdest ve gusül esnasında suyun tırnak altlarına (uzayan kısmın altına) ulaşması şarttır. Pislik dolu olduğu için buralara su ulaşmazsa temizlik olmaz. Güzellik niyetiyle, temiz tutulsa da tırnak uzatmak yanlıştır, sünnete aykırıdır.

Tırnak kesmek sadece, Hac veya Umre ihramı süresince yasaktır. Bunun dışında her zaman kesilebilir. Halk arasında bazı gün ve zamanlarda, meselâ geceleyin tırnak kesilmez şeklinde yanlış bir inanç vardır. Elektriğin olmadığı zamanlarda, kesilen tırnağın nereye sıçradığının görülemediği düşüncesinden kaynaklanan bu kanaat, böyle durumlar için geçerli olabilir. Fakat bugün, elektriğin aydınlattığı ortamlarda gece tırnak kesmenin hiç bir sakıncası yoktur. Kesilen tırnaklar gelişi güzel bir şekilde bırakılmamalı, uygun bir şekilde ortadan kaldırılmalı, yok edilmelidir.

TIRNAK KESME EDEBI

El ve ayak tırnakları beraberce kesilebilir mi? Bunun için belirli bir gün var mıdır?

Kesilebilir. Tırnak kesmenin belirli bir günü yoktur. Gerektiği her an (yani uzayınca) kesilebilir. Önce ellerinkini, sonra ayaklarınkini kesmek, ellere sağ elin işaret parmağından başlayıp, eller avuç içleri birbirine gelecek şekilde birbirine yapıştırıldığında parmakların oluşturduğu daireyi sağa doğru giderek tamamlamak, sonra sağ ayağın küçük parmağından başlayıp sol ayağın küçük parmağında bitirmek müstehap görülmüştür. (6 Hattâb es-Sübkî, el-Menhel I/189) Gazalî’nin söyledigi budur. Bu konuda görüşler vardır. Efdal olan, tırnakların haftada bir kesilmesidir. Onbeş güne kadar bırakmasında da bir mahzur yoktur. Kırk günü aşması ise, harama yakın (tahrîmen) mekruhtur. Ama tırnakları çok uzayıp,sınırı aşmayacaksa, bekleyip cuma günü kesmek (özellikle camiye gidecek erkekler için) müstehaptır. Bu konuda Fetâvây-i Kâdihân’da şöyle denir: “Bir adam tırnak kesmek ya da saç traşı olmak için, cuma gününü belirlese; başka günlerde de bunun câiz olduğunu kabul etmekle beraber, cumaya kadar beklemesi tırnak kesmeyi çok geciktirmiş olsa, bu mekruh olur. Çünkü tırnakları uzun olanın rızkı kıt olur. Eğer çok geciktirmiş olmayacaksa ve cumayı hadîsin tavsiyesine uymak için bekliyorsa bu müstehaptır. Çünkü Aişe Validemizden nakledildiğine göre, Rasûllullah Efendimiz: “Kim cuma günü tırnaklarını keserse, Allah onun öbür cumaya kadar ve üç gün daha fazla belâlardan korur” (7 Kidihân (Hindiyye kenarında) NI/411; Hindiyye V/358 Benzer hadisler için bk. el-Hindî, Kenzu’I-ummâl VI/656 659; Tırnak kesmenin uygun zamanı olarak perşembeyi gösteren bir hadis vardır. Ancak bu, Deylemî’den başka hadis kaynaklarında zikredilmemektedir. Bk. Hindî, Kenz. VI/17256,17384

TIRNAK VE TRAŞ BIRAKMA :

Allah (c.c.) fıtratı değiştirmeyi şeytana oyuncak olma diye nitelerken, Peygamberimiz de fıtratı değiştirenlere lânet eder ve uzayan tırnakların kesilmesini, koltuk altı ve kasıklarda biten kılların yolma yada traşla giderilmesini, hâttâ erkeklerin sünnet olmasını, sakal ve bıyık bırakmasını da fıtrattan, yani Allah’ın seçip begendigi yaratılıştan gösterir. (Müslim, taharet 56; Ebû Dâvûd, tahâret 29; Tirmizî, edep 74.) Buna göre tırnaklarını uzatanlar, koltuk altı ve kasık tüylerini temizlemeyenler de Allah’ın yaratışını değiştiren şeytan maskaralarıdırlar. Bu tür tırnakların yaratılışı bozduğunun en güzel delili, bunların elin fonksiyonlarına büyük ölçüde engel olmalarıdır. Başkalarına çekici, aksine ilgilenilebilir görünmek için, kendilerine işkence eden zavallı biçâreler, bu davranışlarıyla ellerini âdetâ çolak edip, ayaklarına ceviz,kabugu geçiren kedi durumuna düşerler.

Dini görev ve ibâdetlere engel olacak tarzda süslenmeyecektir: Tırnak ojelerini ve altına su geçirmeyecek derecede hacimli rujları buna örnek gösterebiliriz. Çünkü bunlar İslam’ın temizlik emrinin yerine getirilmesine engeldirler. Altlarına su geçirmediklerinden abdest ve yıkanma ibâdetleri istenilen şekilde yapılamaz. Vücudun ve abdest organlarının su değmeyen yerlerininin kalması, abdestin ve yıkanmanın kabul edilen nitelikte olmamasına sebeptir.

Kadının süslenmesi cinselliğini artıracağı, cinselliğinden de sadece kocası yararlanabileceği için, süslerini mahremi olmayanlara göstermeyecektir. Çünkü Allah “teberrüc”ü yasaklamıştır. (Ahzâb (33) 33.) (Teberrüc’ün ne olduğu yerinde açıklanmıştır.) Kadının boyama ve kokulanma anlamındaki süsünü dayısı, amcası ve yegeni gibi mahremlerine göstermesi. fitnenin bulunmaması şartına bağlıdır. Normal hallerde gösterebilir.

TIRNAKLARINI OJE İLE BOYAYAN BİR KADININ DURUMU NASILDIR. YANİ ABDESTİ VEYA GUSLÜ SAHİH MİDİR, GÜNAHKAR OLUR MU?

Tırnakları oje ile boyanmak haddi zatında haram değildir. Ancak oje tırnak üzerine bir tabaka meydana getirdiğinden abdest ve guslün sıhhatine manidir. Bunun için abdest almak, cünup veya hayızdan yıkanmak isteyen ojeli kadın mutlaka ojesini kazımak zorundadır. Aksi takdirde abdesti veya güslü sahih olmadığından namazı batıldır. Yalnız hayız halinde bulunan bir kadın hayızın sonuna kadar tırnaklarını ojeli bulundurabilir. Aynı zamanda bir kadın abdest aldıktan sonra yine tırnaklarını oje ile boyayıp ikinci defa abdest almaya muhtaç oluncaya kadar ojesini bırakabılir. Abdest almak istediğinde kazımak zorundadır.

TÖVBE NAMAZI

Yapılan tövbenin kabulü için kılınan iki rekatlık namaz. Mendup sayılan nafile bir ibadettir.

Bir Müslüman, insan olarak bir günah işlerse, bundan pişmanlık duyması yani tövbe etmesi gerekir. İşlenen her çeşit günahtan dolayı Allah Teâlâ’ya tövbe etmek ve bir daha işlememek üzere “kalbi azim”de bulunmak esastır.

İşlediği günahlarına pişman olan kişinin Allah’ın fazl ve keremine, tövbeleri kabul ediciliğine sığınmaya ihtiyacı vardır. Bunun için iki rekat namaz kılarak işlediği günahtan dolayı mağrifet olunmayı dilemesi menduptur.

Tövbe namazı ile ilgili bir hadis râviyeti şöyledir:

“Ali bin Ebî Talib (r.a) den şöyle demiştir: Ben Resulullah (s.a.v)’den bir hadis işittiğim zaman, Allah dilediği kadar beni o hadisten yararlandırdı. Başkası ondan bana hadis rivâyet ettiği zaman râviye yemin teklif ederdim. Yemin ettiği zaman onu tasdik ederdim. Ebû Bekir (r.a) da bana bir hadis rivâyet etti. Ebû Bekir doğru söyledi. Dedi ki, Resulullah (s.a.v): “Günah işleyen bir adam, günah işledikten sonra abdest alır, abdestini (sünnet ve âdâbına dikkat ederek) güzelce alır, sonra iki rekat namaz kılar, ve günahının mağrifetini Allah ‘tan dilerse, Allah ona mağrifet eder buyurdu” (İbn Mâce, Sünen, Kitabü İkametü’s-Salât, 193).

Aynı hadisin diğer bir rivâyeti de şöyledir:

…Esma b. el-Hakem, Ali (r.a)’yi şöyle derken işittim, demiştir: “Ben Resulullah (s.a.v)’den bir şey duyduğum zaman Allah’ın dilediği ölçüde onunla amel etmeye çalışan biriyim Efendimizin ashabından birisi bana bir hadis verirse, ondan yemin etmesini ister, yemin ederse kabul ederim. Ebû Bekir (r.a) doğru söyler-bana şöyle haber verdi: “Resulullah (s.a.v)’ı “Bu kimse bir günah işler de akabınde güzelce abdest alır, sonra kalkıp iki rekat namaz kılar ve Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah onu mutlaka bağışlar” derken işittim, Resulullah devamla: “Onlar fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah ‘ı anarlar…” meâlindeki ayeti sonuna kadar okudu” (Ebû Davûd, Sünen, Vitr, 26).

Bu rivâyetler, işlenen bir günahtan sonra yapılan tövbenin o günahın bağışlanmasına vesile olacağına işaret etmektedir. Fakat kaide olarak tövbeden önce Allah Resulunun ifadesiyle “güzelce sünnete ve adâba rivayeten abdesti alınması, ardından da iki rekat namaz kılınması gerekir.

Tövbe ve istiğfardan önce kılınan iki rekat namaz kişiyi dünyadan ve dünya zevklerinden uzaklaştırıp Allah’a yaklaştırır. Yaptığı rükû ve secdeler Allah’ın huzurunda ihtiyaç ve zaafına, onun gücü karşısında aczine işaret eder. Bu ruh hali içerisinde Rabbine el açıp dua eden, af dileyen kişinin dua ve tövbesi kabul edilmeye daha lâyıktır. Ayrıca yapılan kötülükten sonra namaz kılmakta, …İyilikler kötülükleri giderir.” (Hud,11/114) meâlindeki ayet-i kerimenin ifade ettiği manânın tahakkuku görülmektedir (Ebu Davud, Sünen, terc. heyet, 6/23, Ayrıca bkz: Tefsiru Sindî, Âl-i İmran, 14; Tirmizî, Salât, 181; Ahmed b. Hanbel, I, 2-9-10).

Rivâyette geçen ayetin tam meâli şöyledir: “Onlar fena bir şey yaptıklarında vera kendilerine zulmettiklerinde, Allah’ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah’tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar yaptıklarında bile bile direnmezler” (Âl-i İmran, 3/135).

Ayet-i Kerime’deki “fena birşey”den murat, “zina misali çok çirkin, görülen fiiller, bunun yanında büyük günahlar ve başkasını da ilgilendiren günahlardır” (M. Hamdi Yazır, Kur’an Dili, II, 1177).

“Kendine yani nefse zulüm “de tefsirlerde geçtiği şekliyle, zina kaydı olmadan herhangi bir günah veya başkasını ilgilendirmeyen, başkasına dokunulmayan günahlar ve küçük günahlardır (Seyyid Kutub, Fizilâl-il-Kur’an, terc. heyet, II, 454; İbn Kesir, Tefsir, terc. B. Çetiner, B. Karlığa, IV, 1370; M. Hamdi Yazır, Kur’an Dili, II, 1177).

Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, Allah’ın muttaki kullarının hasbelbeşer işledikleri herhangi bir günahta derhal Allah’ı hatırlayarak haya ve korkularından dolayı günahlarına tövbe etmeleridir.

Bunun da çıkar yolu Allah Resulununn öngördüğü şekilde iki rekat namaz kılıp daha sonra istiğfar etmeleridir.

TUVALET KAĞIDI

Ilim vasıtası olan kağıdın tuvalette kullanılmasının hükmü nedir?

Gerçekten de müslümanlar tarih boyunca ilme verdikleri değerin bir göstergesi olarak onun her türlü âlet ve edevatina da saygı güstermişlerdir. Kitabın, hattâ kağıdın olduğu yöne doğru ayaklarını uzatmamışlar sırtlarını dönmemişlerdir. Bu konu ile, ilgili olarak istincâ (tahâret) hakkında şu ölçüleri getirmişlerdir: istincâ; kömür, cam, teneke gibi insana zararlı şeylerle, hayvan yemleri; alaf ve zâyi edilmiş sayılacak değerli eşya ile; hürmet edilmesi gereken kitap vb. şeylerle yapılmaz. Yapılırsa mekruh olur. Kağıt da buna dahildir. Çünkü o ilim aracı olduğu için hürmet ister ve bazılarına göre ta’zîm edilmesi’ dinimizin edep anlayışındandır. Şâfiiler bu konuda dînî metinler yazılı kitaplarla diğerlerini ayırırlar: Kâğıda hürmet edilmesi, dînî metin taşımasından dolayıdır, derler. Binaenaleyh, felsefe roman; hikâye gibi kitap yaprakları ile, (müstehcen ve Islâm dışı yayın yapan gazete.ve dergilerle) istinca yapılabileceğini söylerler.

Ama Hanefîler; kendileriyle Kur’ân’ın yazıldığı herbir harfe dahi saygı gösterilmeli ve Kur’ân harflerinin bulunduğu kağıtlarla – yazılı olan cümleler ne olursa olsun- istinca yapmamalıdır derler. Ama elbette lâtin harfleri öyle değildir. Ayrıca kâgıtla istincanın mekruh olmasının sebebi yazı âleti olması olunca, yazıya elverişli olmayan kâgıtla istincâ yapmakta da beis olmaz.(bk. Ibn Âbidin, I/340; Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkıh I/199-200; Sirbînî el-Hatib; Mugni’1-muhtâc I/44 Ibn Kudâme, el-Mugni I/157-58)Yani bugün kullanılan tuvalet kâgıtları yazı âleti değildir, özel olarak kurulanmak için yapılmışlardır, dolayısı ile kullanılmaları câizdir. Işin fetvâsı budur. Ancak günümüz için aklıma şöyle bir şey de takılıyor: Seka’da çalışan yakınlarımızdan öğrendiğimize göre fabrikaya hâlâ bol miktarda eski kitap gelmekte ve bunlar yeniden hamur olup, ikinci üçüncü derece kâğıt yapımında kullanılmaktadır. Yüzbinde bir ihtimalle de olsa, aslı bir mushaf metni ya da dînî bir kitap olan bir tuvalet kâğıdı ile kurulanmış olma endişesinden ötürü, özellikle saf beyaz olmayan tuvalet kâgıtlarını kullanmama verâsi gösterenlere de gülmemek gerekir. Ne var ki, bu fetvânın, hattâ takvânın bile ötesindedir ve işaret ettiğimiz gibi, verâdır, herkese de söylenmemelidir.

TUVALET KAĞIDI İLE TEMİZLENMEK CAİZ MİDİR?

Def-i hacet için tuvalete giden herkes su veya taş gibi pisliği giderici bir şeyle temizlenmek mecburiyetindedir. Taş ve onun hükmünde olan şeylerle temizlenebilmek için de kaç şart vardır. Bu şartlardan biri, bu temizlik vasıtalarının muhterem olmamasıdır, binaenaleyh ekmek ve üzerinde dini ibare yazılı olan kağıt ve temizlenmek caiz değildir. Fakat üzerine müstehcen ve ahlak bozucu ibare yazılmış kağıt ile tuvalet kağıdını istincada kullanmakta beis yoktur.

Ancak Hanefi ulemasına göre, yazı yazmaya elverişli olan beyaz kağıt ve üzerinde yazı –müstehcen de olsa- bulunan yaprak ile temizlenmek caiz değildir. Amma yazıya elverişli olmayan kağıdı –tuvalet kağıdı gibi- kullanmakta beis yoktur.

TÜY DÖKÜCÜ KREM KULLANMAK

Giderilmesi gereken tüyleri kazımak için tüy dökücü kremler kullanmanın hükmü nedir?

Tibben sağlıga zararlı olmayan kremlerle ya da “hamam otu” denen Kalsiyum+Baryum karışımı müstahzarla (nevra) kıl temizlemekte bir sakınca yoktur. ( Bk. Sevkânî, Neylü’I evtâr I/131; Ibn Âbidin VI/406; Alâuddîn Abidîn, el-Hediyye’I-Alâiyye 255) Ancak fıtrat hadîsinde geçtiği gibi, ( Hadis için bk. Buhârî, libas 5l, 63, 64; Müslim, tehâret 49, 50; Ebû Dâvud, teraccul 16; Tirmizî, edep 14) güzel olan, güç yetirebiliyorsa, koltuk altını yolmak, kasıkları ise traş etmektir. Hatta sözü edilen hadîsde “demir kullanmak” ifadesi geçtiğinden, kasıklar için sünnet olan, yolmak değil traş etmektir. Kasıklarını yolarak temizlerse, istenilen temizliği yerine getirmiş ancak sünnet olan şekli terketmiştir, diyenler vardır. ( Hâmid Mirza el-Feganî, el-Fethu’r-Rahmânî N/205 (Serhu’I Mesârik’ten naklen)Fakat kadınlar için sünnet olan, kasıklarını traş etmek değil, yolmaktır diyenler de vardır. 4 Alâuddin Atbidîn age. 255) Ama hem koltuk altı, hem de kasıklar, traşla, yolma ile ve kremle de temizlenebilir.( Bk. ibn Abidin, VI/406-407) Kısaca bu konuda sözbirliği edilen nokta, koltukaltı ve kasıklarda biten fazlalık kılların temizlenmesidir. Çünkü Rasûlullah Efendimiz, yukarıda işaret edilen hadîslerinde bunu fıtrattan, yani Allah’ın görmek istediği yaratılış biçiminden saymıştır: Uygun olan, bu temizliğin onbeş günde bir yapılmasıdır. Kırk günü geçirilmesi, harama yakın derecede (tahrimen) mekruhtur.